 |
|
|
|
|
Miletos |
|
Güncelleme : 17 - 01 - 2012 |
 |
 |
|
|
|
|
|
İlk kez gelenler Miletos ‘u yadırgayacaklar, belki gözlerine
inanamayacaklardır. İlk ziyaret ettiğimde benim de
kapıldığım, “Umduğum bu değildi” duygusu uyanabilecektir.
Çünkü “Miletos” dendiğinde akla ilk gelen, Ege Denizi’nin
hükümdarı ve bilim ile felsefenin doğum yeri olmuş Arkaik
Dönem’de denizciliğiyle parlamış büyük bir kenttir. Oysa
bunların kalıntısını görmek mümkün değildir. Bugün göze çarpan kalıntılar, Roma Dönemi’ne
aittir. Kuşkusuz Miletos Roma Dönemi’nde de büyük bir kentti,
ama örneğin Ephesos kadar hoşnut bırakmaz görenleri. Bu duygu ,
Maiandros Nehri’nin taşıdığı mil yüzünden , tam bir değişim
geçiren doğal çevrenin etkisiyle, büyük ölçüde artmaktadır.
Herodotos, Maiandros gibilerine “çalışan nehir” tanımını
yakıştırmıştır. Gerçekten de Menderes, öteden beri kıyının yılda
ortalama 6.10 m. ilerlemesine yol açmaktadır. İşte böylece ,
Klasik Dönemde büyük bir körfezin ağzındaki bir burun üzerinde yer
alan Miletos, şimdi denizden yaklaşık 8 km. içeride kalmıştır.
Kötü ün kazanmış Lade Adası bugün ovanın ortasında yükselen çorak
bir tepe görünümündedir. Latmos Körfezi ise Bafa Gölü’ne
dönüşmüştür. Tiyatronun yukarısındaki tepede durduğunuzda,
Miletos’un bir zamanlar nasıl göründüğünü anlamanız için hayal
gücünüzü iyice zorlamanız gerekecektir. |
| |
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
Günümüzden 2000 yıl önce Söke ovası
tamamen bir deniz, Bafa
gölü de bir koy şeklinde idi. Bu deniz
kenarlarında antik çağın en güzel
kentlerinden Milet, Priene ve Didim yer
alıyordu. Büyük Menderes Irmağı ( Maiandros ) zamanla taşıdığı alüvyonlar ile; ilk önce Priene önündeki
denizi daha sonrada Milet ve Lade Adası'nı da içine alan alttaki
resimde görülen tüm bölgeyi doldurmuştur.
Aynı dönemlerde Efes' de deniz kenarında iken, zamanla ön tarafı
dolarak günümüzdeki halini almıştır.
İonia’daki kentler içinde
Homeros’un değindiği tek kent olma ayrıcalığına sahiptir Miletos.
Ozana göre Miletos , Troia’da Yunanlılara karşı savaşmış, “kaba
bir dil konuşan Karialıların yurdu”dur.
Arkaik Dönem’de kent
nüfusunun güçlü bir Karia öğesi içerdiği ve Thales’in babasının da Karialılara özgü Eksamyes adını taşıdığı
bilinmektedir. Miletos, Anadolu’daki Yunan kolonizasyonu konusunda
çok erken tarihlere ait bulgular veren kentlerden biridir. En
erken keramik örneklerinden bazıları, Minos Çağı Girit keramikleri
ile yakınlıklar göstermektedir. Miletos İ.Ö. 1400 ve 1200 yılları
arasında önemli bir Myken yerleşmesine de sahne olmuştur. Ana
yerleşme , sonraları stadionun kurulduğu tepede yer alır.
Sürdürülen kazı
sonucunda bir megaron ve ilişkili yapılar ortaya
çıkarılmıştır.
Tepe İ.Ö. 1200 dolaylarında , Hititlerin başkenti Boğazköy ve
Kıbrıs’ta Enkomi
savunma duvarlarına benzeyen, kazamatlı bir sur duvarı ile
çevrelenmiştir. Miletos surları Batı Anadolu’nun bu dönemdeki
güvensiz ortamına tanıklık etmektedirler. Daha sonraki İon
kolonistlerini Kodros oğullarından Neileus’un yönettiği söylenir.
Kolonistler buraya ayak bastıklarında, yerli Karialılar ve
Girit’te aynı adı taşıyan bir kasabadan göç etmiş Giritlilerin
oluşturduğu bir topluluk ile karşılaşmışlardı. Herodotos’un
anlattığına göre yanlarında hiç kadın getirmeyen İonlar, kentteki
erkekleri öldürerek dul eşleri ile evlendiler. Bu olay üzerine,
kadınlar eşleriyle sofraya oturmamaya ve onlara adlarıyla
seslenmemeye ant içtiler.
İon
Miletos olağanüstü derecede zenginleşti. Erken dönemlerde Yunan
dünyasının en büyük kenti olduğuna kuşku yoktur. Kentin uygun
konumu , Atinalı atalardan gelen girişimcilik ruhu ile birleşince
Miletoslular , o çağın denizcileri arasında ilk sıraya geçtiler.
Kara yönünde bağlantılar zayıftı. Bugün, Miletos’un Maiandros
vadisi boyunca uzanan kervan yolları üzerinde bir durak yeri
işlevi taşıdığı sanılabilir; oysa ekli haritaya bir bakış, antik
çağda böyle bir durumun kesinlikle söz konusu olmadığını
gösterecektir. Priene ve Myus bu bakımdan daha uygun konumda
bulunmaktadırlar. Yol , günümüzdeki gibi Ephesos’tan geçmiştir.
Miletoslular denizler üzerinde rakip tanımadılar. İ.Ö. 8. yüzyıl
kadar erken bir dönemde , özellikle 7. yüzyılda Hellespontos,
Propontis ve Euksenios kıyılarında birçok koloni kurdular.
Miletos, kolonilerinin toplam sayısı doksanı buluyordu. Hiç
kuşku yok, kolonilerin tümünde nüfusu yalnızca Miletoslular
oluşturmamıştı. Dışlanmış kişiler, sürgünler ve yeni bir yurt
arayan diğerleri için ana kent, daha çok bir yol gösterici
görevini taşıyordu. Bu tür kişiler, Miletos’ta toplanıp
gönderilecek ilk topluluğa katılmış olmalıdırlar. Koloniler ile
yapılan ticaretin kentteki zenginliği arttırdığı kesindir.
Maddi alandaki refaha, düşün alanındaki parlak başarılar eşlik ediyordu.
Miletos gerçi bu konuda eşsiz değildi. Ephesoslu Herakleitos,
Prieneli Bias, Kolophonlu Ksenophanes ve başkaları Miletos’un tek
olmadığını kanıtlamaktadır. Ama Miletos’un hepsine önderlik ettiği
tartışmasız kabul edilebilir. İlk önce Thales’in adı
anılmalıdır. Onun , suyu evrendeki ana madde olarak
nitelediğine ve İ.Ö. 585 yılındaki güneş tutulmasını önceden
hesapladığına yukarıda değinilmişti. Kroisos ordularının geçmesi
amacıyla, Thales’in Halys Nehri’nin yatağını değiştirdiği de
anlatılır. Bir gün birisi, bütün akıl ve bilgisine karşın yoksul
bir yaşam sürdüğünü söyleyip ünlü düşünüre sataşınca, Thales
pratik ve etkili bir karşılık vermiştir: Astronomi alanındaki
çalışmalarının yardımıyla, gelecek yıl zeytin hasadının bol
olacağını hesaplayarak Miletos’taki tüm zeytin preslerini satın
alır; sonra da bunları yüksek bir ücret karşılığında başkalarına
kiralar. Böylece düşünürlerin de eğer isterlerse , zengin
olabileceklerini kanıtlar. “Fakat” (diye ekliyor olayı anlatan
tarihçi) “zenginlik , düşünürün gözünde bir amaç değildir.”
Öğrendiğimize göre Thales , bir çember içine dik üçgen çizmeyi
başaran ilk kişidir; bunu kutlamak için bir öküz kurban eder, yani
kendine iyi bir ziyafet çeker. Düşünürün bir diğer başarısı da
Mısır piramitlerinin yüksekliğini hesaplamaktır. Bunu bir insanın
gölgesinin, gerçek boyuna eşitlendiği saatte piramitlerin
gölgesini ölçerek gerçekleştirir. Thales’in en ünlü sözü,
“Kendini bil” mesajını verir ve Delphoi’daki Apollon Tapınağı’na
kazınmıştır. Çağımız insanına belki aykırı görünecek bir başka
sözünde ise Thales, tanrılara üç şey için şükran duyduğunu
belirtmiştir; hayvan değil insan, kadın değil erkek ve barbar
değil Yunanlı olduğu için. Antik çağın Yedi Bilgesi’ni sıralayan
listeler arasında büyük tutarsızlıklar görülmesine karşın,
hepsinde üç ad yinelenir. Bunlar Miletoslu Thales’in, Prieneli
Bias’ın ve Atinalı Solon’un adlarıdır. |
 |
|
Doğa
bilimleri alanında Thales’i yurttaşları Anaksimenes ve
Anaksimandros izler. Birincisi evrendeki ana maddeyi havanın
oluşturduğunu, havanın yoğunlaşma ve gevşeme süreci ile maddenin
diğer biçimlerini ürettiğini ileri sürmüştür. Anaksimandros ayrı
bir ana maddeye ilişkin ayrı bir sav ile ortaya çıkar: Ana maddeye
“Sonsuzluk” adını verir. Belki de buna – hem sonlu hem de somut
olduğundan – “Sınırsızlık” demek daha doğrudur. Burada “Sınırsız”
sözcüğüyle, özelliklerin veya niteliklerin sınırsızlığı ifade
etmektedir; öyle ki onun bölünmesi, görebildiğimiz dünyadaki somut
varlıkları yaratır.
Miletoslular aynı zamanda coğrafyanın babası olarak tanınırlar.
İlk dünya haritasını Anaksimandros çizmiştir. O kıtaları,
denizleri ve nehirleri haritasına işlerken birtakım
varsayımsal simetri ilkelerini göz önünde tutmuş ve
anlaşılan hiç gezmemiştir; ortaya çıkan sonuç
günümüzde bilinenlerin karşısında, büyük
yanlışlıklarıyla dikkati çekmektedir. |
|
Coğrafya
adlı eserinde, yurttaşının çizdiği haritayı
açımlayan Hekataios’un durumu çok farklıdır. Hekataios, çok
gezmiş ve kendi gözlemlerini dünyanın her yanından Miletos’a
akan konuklardan duydukları ile tamamlayabilmiştir.
Yapıtından günümüze ulaşan parçalar gözden geçirildiğinde,
güvenilirliği saptanmaktadır. Herodotos sık sık
Hekataios’tan alıntılar yapar, bir yandan da onu insafsızca
eleştirir. Hekataios’un söylediği bir söz, İ.Ö. 6. ve 5.
yüzyıllarda Yunanları ve özellikle Miletosluları gerçeğin
peşine düşüren, yeni ruhu yansıtması açısından önemlidir.
“Ben , bana doğru görüneni yazıyorum” demiştir Hekataios,
“çünkü Yunanlıların anlattıkları öyküler hem çoktur , hem de
saçma. “Hekataios’un ardılı Herodotos’u okuyanlar, saçma da
gözükse, dünyanın bu Yunan öykülerinden yoksun kalması
durumunda, gerçekten yoksullaşacağını hissederler ister
istemez.
Düşünsel ve maddesel alanda zenginlik, Miletosluları
yumuşatmamıştır. “Bir zamanlar” der daha geç bir atasözü,
“Miletoslular yürekli kişilerdi.” Lydia kurallarından Gyges ve
Alyattes’e başarıyla karşı koyan Miletoslular ile barış yapmaktan
Kroisos bile hoşnut kalmıştı. Persler çok güçlüydüler, ama
antlaşmaya rıza gösterdiler. Miletos böylesi bir ayrıcalıktan pay
alan tek İon kenti olarak kaldı. Perslere vergi veriyor, bir tyran
kenti kesinkes Pers buyruğu ile yönetiyordu, ama Miletos az ya da
çok özgürdü yine.
İ.Ö. 500 yılındaki kötü talihli İonia Ayaklanması’nda Miletos’un
oynadığı rol, Histaios’un romantik yaşamının bir uzantısı gibi
gelişmiştir. Öykü 512 yılında, Pers Kralı Dareios’un yıkım getiren
Skythia seferi ile başlar. Dareios’un ordusunda Yunan kentlerini
yöneten tyranların meydana getirdiği bir donanma filosu görev
almıştır. Bunların içinde Miletos tyranı Histaios da vardır. Tuna
Nehri’ne varılınca Dareios, gemilerden oluşturdukları bir köprüden
geçerek karaya çıkacaktır. Dareios karaya çıkmadan önce, üzerine
altmış düğüm attığı bir ipi Yunan komutanlarına verir. Onlara her
gün bir düğümü çözmelerini, tümü çözüldüğünde hala dönmemiş ise
kendisini bırakıp, yurtlarına yelken açmalarını söyler. Sonra da
yabanıl Skyth ülkesinin içlerine doğru yola çıkar. Geride kalan
Yunanlılar altmış gün beklerler. Kral dönmemiştir. Onlar ne
yapacaklarını düşünürken, bir Skyth topluluğu çıkagelir. Skythler
köprüyü bozmaları için Yunanlıları ikna etmeye çalışırlar. Böylece
Dareios’un yıkımını sağlayacaklar, özgürlüklerini güvence altına
alacaklardı – çünkü bu sırada kral da Skyth ülkesinin içlerinde
ciddi yenilgilere uğramaktadır. Yunanlılar bu öneriye kulak vermek
üzereyken Histaios onları engeller, köprüyü korur. Sonunda
Skythlerin kovaladığı Dareios, Tuna kıyısına ulaşıp, belirlenen
sürenin bitmesine karşın, köprünün yerinde durduğunu görünce,
öylesine sevinir ve minnettar kalır ki, Histaios’a gönlünden
geçeni dilemesini buyurur. Histaios yakınında gümüş madenleri
bulunan, Batı Thrakia’daki Myrkinos’u ister ve hemen burayı tahkim
etmeye girişir. Fakat bu konumda bir Yunan kalesini kesinlikle
onaylamayan Dareios, önce Histaios’u uyarır; sonra da onun gibi
değerli bir dostu yanı başında gereksindiğini söyleyerek Pers
ülkesinin başkentine çağırır. Histaios, Aristagoras’a gizlice bir
köle gönderir. Kölenin başındaki dövme, “İonialıları ayaklanmaya
teşvik et” çağrısını iletmektedir. Histaios bir ayaklanmanın baş
göstermesi durumunda, Dareios’un ayaklanmayı bastırmak için
kendisini İonia’ya göndereceği umudunu taşımaktadır. Bir süredir,
servetini geri almak amacıyla aynı yola başvurmayı düşünen
Aristagoras hiç duraksamaz. Ve beklenildiği gibi Histaios sahneye
çıkar. Sözde, baş kaldıran Yunanlılara karşı Pers satrabına yardım
edecektir. Gel gelelim satrap kuşkulanır ve onunla işbirliği
yapmayı reddeder. Histaios kaçar, Byzantion’u işgal ederek
korsanlığa başlar. Ama çok geçmeden Persler tarafından yakalanıp
öldürülecektir. Herodotos öyküyü bu şekilde anlatmıştır.Modern
tarihçiler ise onun anlatımındaki bazı olanaksız noktalara parmak
basmakta güçlük çekmezler. |
|
|
|
|
 |
|
|
|
|
|
İ.Ö. 494 yılındaki Lade Savaşı, ayaklanmanın başarısızlığı ve
Perslerin Miletos’u ele geçirmeleri kentin altın çağına son verdi.
Daha önce bir kez bile kaba kuvvete boyun eğmeyen Miletos’ta
olay korkunç bir felaket gibi algılandı. Atinalı bir oyun
yazarının “Miletos’un Düşüşü” adlı tragedyası sahnelendiğinde,
izleyicilerin gözyaşları seller gibi akmış, yazar 1.000 drakhme
para cezasına çarptırılmıştı. Herodotos’un anlattıklarına
bakılırsa, kent tahrip edilmiş, erkekler öldürülmüş, kadınlar ve
çocuklar tutsak alınmıştı. Her şeye rağmen , bir kuşak sonra
Miletos yine ayaklarının üzerinde doğrulabildi. Perslerin
Yunanistan’da yenilgiye uğratılması ve Anadolu’daki Yunanlıların
özgürlüklerine kavuşmasının hemen ardından kent, yeniden inşa
edildi. Yaşamının kalan bölümünü artık bu konumda sürdürecekti.
Miletos İ.Ö. 5. yüzyıl ortalarında Delos Birliği’nin bir üyesi
olarak beş talent katkıda bulunuyor, Ephesos’un ödediği tutarın
çok az bir farkla gerisinde kalıyordu. Bu dönemde kent çok
miktarda gümüş sikke darbetti.
Şaşılası bir şekilde
kendisini toparlamasına karşın Miletos, bir
daha asla eski gücünü elde edemedi. Atina
donanmasının üstünlüğü, Miletos’un deniz
ticaretinde etkinliğini yitirmesine yol
açmıştı ve bunun yerini tutabilecek hiçbir
şey yoktu. Kentin kaderi, genel çizgileriyle
bütün İonia’nın kaderini izledi. 4.yüzyılda
Miletos ile Karia Kralı Maussollos ve babası
Hekatomnos arasında yakın ilişkiler
sürüldüğü konusunda veriler vardır.Kent bir
süre onların egemenliğinde kalmış olabilir.EKA
(tomnos) ve MA (ussollos) lejandı taşıyan
Miletos sikkeleri ele geçmiştir. Öte yandan,
İ.Ö. 334 yılında İskender geldiğinde, kentte
bir Pers garnizonu bulunmaktaydı. Miletos
İskender’e karşı koyan kentler içinde ilk
sırayı aldı. İskender ivedilikle kuşatmaya
girişti, gemileri kente yardıma gelen bir
Pers filosunu etkisiz kıldı. Miletos
şiddetli bir saldırıya uğramıştı.
Kent, Helenistik
Dönem’de sırasıyla Antigonos, Lysimakhos,
Suriyeli Seleukoslar, Mısırlı Ptolemaioslar,
Pergamonlu Attaloslar ve nihayet Romalıların
egemenliği altına girerek bu evre için
olağan iniş ve çıkışları yaşadı. Asia
eyaleti bünyesinde Miletos diğerleri gibi
zengin ve refah içinde, bir “özgür” kentti;
bir çok güzel yapı ile donatılmıştı. Ama
Maiandros’un biriktirdiği mil, kenti giderek
daha tehlikeli bir boyutta tehdit ediyordu.
İ.S.4. yüzyıl dolaylarında kıyı şeridi
Miletos Burnu’nu geride bıraktı, kısa bir
süre sonra da Lade bir ada olmaktan çıktı.
Derken, sivrisinekler istila etti Miletos’u.
Bir zamanların görkemli kenti adım adım ,
sıtmadan mustarip Balat Köyü’ne dönüşecekti. |
|
|
 |
|
|
|
Son
kazılar Miletos’taki en erken yerleşmeyi, başka bir deyişle Yunan
– öncesi döneme ait yerleşmeyi bir ölçüde aydınlatmıştır. Söz
konusu yerleşmenin, bilinen ören yerinin güneybatısındaki düzlükte
bulunduğu ve İ.Ö. 1600 dolaylarına, yani Minos ve Myken Çağı’na
dayandığı anlaşılmıştır. Burada ele geçen azımsanamayacak
miktarda Girit keramiği, Miletos’un Giritlilerce kurulduğunu dile
getiren söylenceyi desteklemektedir. Eğer bu gerçekten doğru ise
yerleşme bir ticaret merkezi değil – çünkü yukarıda da
belirtildiği gibi Miletos’un kara bağlantıları zayıftır – doğuya
giden yol üstündeki bir uğrak limanı olarak kurulmuştur.İ.Ö. 14.
yüzyılda Girit’te Minos gücü silinirken Miletos’taki yerleşme,
kalınlığı 4.27 m. yi aşan masif bir duvar ile çevrelenmiştir. Bu
durum; belki yerleşmenin, Giritlilerin ellerinden Anadolulu bir
kral soyuna, bir başka deyişle Troia Savaşı’na katılmış, “kaba ir
dil konuşan Karialılar”ın atalarına geçtiği biçiminde
yorumlanabilir.
Bunu
izleyen olaylar henüz tam anlamıyla açıklığa kavuşturulmamıştır.
Büyük sur uzun süre ayakta kalmamış, bir zaman sonra Yunan
kolonistleri arkaik Athena Tapınağı’nı doğrudan sur kalıntıları
üzerine inşa etmişlerdir. İ.Ö. 800 dolaylarında ise Miletos ören
yerinin yaklaşık 3.22 km. güneybatısında, bugün Kalabak Tepe
adı verilen tepe üzerinde savunmalı bir yerleşme kurulmuştur.
Hafirler, Kalabak Tepe’nin eski Akropolisi oluşturmadığı
görüşündedirler. Aslında, arkaik kentin konumu da henüz kesin bir
biçimde belirlenmemiştir. Kazılarda saptanan kesin yangın
izlerinden anlaşıldığına göre İ.Ö. 494 yılında Miletos, Persler
tarafından tahrip edilinceye dek, Yunan – öncesi yerleşme alanında
yaşam sürmüştür. Ancak geniş çaplı bir temizlemeye
girişilmediğinden, buranın Thales ile Hekataios’un yaşadıkları
kent olup olmadığı şimdilik bilinememektedir. Kalabak Tepe
1904-1908 yılları arasında kazılmış 3.66m. kalınlığında güçlü
duvarlar ile kapıların yanı sıra konutlara ilişkin çeşitli temel
kalıntıları ve küçük bir tapınak gün ışığına çıkarılmıştır. Ne var
ki şimdi bunların tümünü görmek mümkün değildir. Çanak – çömlek
parçaları, tepede İ.Ö. 8. yüzyıl dolaylarından İ.Ö. 494’teki Pers
istilasına dek oturulduğunu ve bu tarihten sonra da tam anlamıyla
terk edilmediğini ortaya koymaktadır. |
|
|
 |
|
|
 |
|
|
|
Kentin
günümüze kadar gelebilen bütün kalıntıları,
görkemli
tiyatronun gölgesi altında silikleşir.
Günümüze gelen yapı aynı konumdaki öncülünün
yerini almak üzere, İ.S.100 yılı çevresinde
inşa edilmiştir. Nasıl Priene mevcut tiyatro
yapıları içinde en iyi Hellenistik örneğini
sunuyorsa, hiç kuşkusuz Miletos da
Yunan-Roma tipini en güzel şekilde gözler
önüne serer.Sahne yapısı genel formu
açısından Ephesos’takine benzer. Cavea, Roma Dönemi tiyatroları için tipik,
yarım daire biçimde yapılmıştır.Oturma yerleri ilk diazomaya kadar
tümüyle korunagelmiştir. Bunların altındaki tonozlu geçitler,
tonozlar ve vomitoriumlar da çok iyi durumdadır. “Loca” işlevli
prohedriaya yalnızca iki paye ile belirginlik kazandırılmıştır.
Üçüncü sıradan başlayıp, altıncıya dek devam eden öndeki bazı
oturma yerlerinde, belirli kişi ya da topluluklar için
ayrıldıklarını belirten birtakım yazıtlar vardır: Beşinci sırada
“Tanrı Korkusu Taşıyanlar adı da verilen Yahudilerin yeri”, üçüncü
sırada “Mavilerden kuyumcuların yeri” gibi-burada Bizans
tarihinden tanıdığımız Maviler ve Yeşiller hiziplerinden biri
kastedilmektedir. Üst diazomanın batı ucundaki merdivenlerin
yukarısında ise tiyatronun yapımı sırasında meydana gelen bir iş
anlaşmazlığına ilişkin ilginç bir yazıta rastlanmaktadır. Yazıttan
anlaşıldığına göre çalışanlar,-bunlar olasılıkla köle değil, özgür
kişilerdi-sözleşmedeki bazı maddelerden şikayetçi olmuş ve işi
bırakarak, başka bir yerde çalışacaklarını duyurmuşlardır.Sorunun
bir arabulucuya iletilmesine karar verilir. Arabulucu, Didyma
Apollonu’dur. Apollon yapı tekniklerinden en uygun biçimde
yararlanılmasını, yetenekli bir uzmana danışılmasını ve Athena ile
Herakles’e kurban sunulmasını heksametron vezinle öğütler. Bu
sözler, “Size işi en ekonomik biçimde yürütmenizi öğretecek birini
bulun, yeterince para kazanabileceğinizi göreceksiniz” anlamına
gelmektedir. Tiyatro inşaatında çalışanlar yevmiye karşılığında
emek veren birer işçi değildi. Antik çağda yaygınlıkla gördüğümüz
gibi, burada da işin tümünü üstlenen ve parça başı ücret alan bir
grup usta söz konusuydu. (Olasılıkla) kendi yetersizlikleri
yüzünden, işi kazançsız bulmuş ve sözleşmeyi bozmayı
düşünmüşlerdi. Olay antik çağın, modern anlamda greve en çok
yaklaştığı anlardan biridir. Apollon’un öğüdü başarıyla uygulanmış
olmalıdır, yoksa bir yazıt ile belgelenmezdi. |
|
|
 |
|
|
|
Kent merkezi,
tiyatronun doğusundaki düzlüktedir. Bu alçak
alan her kış sel altında kalır.Didyma’daki
büyük tapınak sayılmazsa Miletos’un en önemli kutsal yeri, Delphinion ya da Apollon
Delphinios Kutsal Alanı idi. Onun da geçmişi çok eskilere
gidiyordu. Kült, ilk İon göçmenlerince Atina’dan getirilmiştir.Delphinion’da
ele geçen yazıtlar içinde İ.Ö. 6. yüzyıla tarihlenenler vardır.
Bunlar olasılıkla ilk yerleşmeden taşınmıştır.Birisi avlunun
güney yanındaki duvara örülmüştür. Delphinios adı, “yunus”
anlamına gelen Yunanca sözcükten türemiştir, yani Delphoi adını
açıklamaya çalışan eski bir söylenceye göre tapınağı için
rahiplere gereksinim duyan Apollon ufukta bir Girit gemisi
görmüş ve bir yunus biçimine girerek gemicileri tapınağın olduğu
yere getirmiştir.Günümüzdeki kalıntılar Hellenistik Dönem’de
yapılıp, Roma Dönemi’nde değişiklikler geçiren yapıya aittir.
Yoğunlukla kullanılan pembemsi taşlar, yapıya özgün bir görünüm
kazanmaktadır. Kazılar sırasında ortaya çıkarılan yaklaşık 200
yazıt kentin tarihi açısından büyük önem taşımaktadır.
İ.Ö.175 ve 164 tarihleri arasında inşa edilen bouleuterion, yani
senato binası Miletos’tan günümüze ulaşan en eski yapılardan
biridir. Oldukça iyi koruna gelmiş, yarım daire biçiminde bir
toplantı salonu ile çok hasar görmüş bir ön avludan oluşur. Ön
avlunun ortasında dikdörtgen biçimli bir yapının temelleri ortaya
çıkarılmıştır. Son araştırmalar bu yapının Roma Dönemi’nde Miletos
gibi bir kentin yerel hükümeti ile yurttaşların imparatora karşı
duymak ve imparator kültü bağlamındaki tapım ve törenlerle kesin
kurallara oturtmak zorunda oldukları sadakat arasında sıkı
ilişkiler bulunduğunu göstermektedir.
Senato
binasının karşısında kente su dağıtımını sağlayan nymphaion
vardır. Ancak mevcut kalıntılar bir zamanlar güzel ve zengin bir
görünüm sergilediği anlaşılan bu yapıyı yeterince tanıtacak
düzeyde değildir. Bugün göze çarpan kemerli üç nişin üzerinde,
yapıya arkadan ulaşan su kemerinin beslediği iki su deposunun yer
aldığı anlaşılır.Bu depolarda biriken su hem kanallarla kentin
çeşitli yerlerine dağıtılmış hem de nymphaionun önündeki büyük
havuzda toplanmıştır. Havuz geride sütunlar, nişler ve heykellerle
süslenmiş üç katlı bir cephe, iki yanda da iki katlı sütunlu
galeriler ile sınırlanmıştır. Zengin süsleme, kazıda ortaya
çıkarılan bazı parçalar dışında, yok olmuştur. |
|
|
 |
|
|
|
Tiyatronun yanı sıra Miletos’taki en iyi korunmuş yapılardan biri
de Faustina Hamamlarıdır. Söz konusu Faustina, bu adı taşıyan
iki imparatoriçe içinde, Genç sıfatıyla nitelenen Faustina
olmalıdır. İmparator Marcus Aurelius’un eşi, başkalarının parasını
savurganca harcamasıyla ünlüdür. Miletos’taki Faustina Hamamları,
Roma tarzında hamamların eklendiği bir gymnasion ile yanındaki
stadiondan oluşan bir komplekstir. Bu kitabın kaleme alındığı
sırada bir tarla durumunda olan palaestranın doğusundan yapının
ana bölümüne girilir. Kuzey-güney doğrultulu, ince uzun ir plan
gösteren bu bölümün iki yanı boyunca küçük mekanlar sıralanmakta,
kuzey ucu ise apsisli bir salon ile sona ermektedir. 1 no.lu
salonda Apollon ve Mousaları betimleyen heykeller ortaya
çıkarılmıştır. Bu durumda buranın bir ders ya da konferans salonu
olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. 2 no.lu kısımdaki küçük
mekanlar ise belki küçük birer derslik ya da tartışma yeridir.
Güney uçtakiler hamama girmek isteyenlerin giyinip soyunmalarına
yaramış olabilir. 1 ve 2 no.lu bölümler birlikte ele alındığında,
Ephesos’taki Çift Kilisesi’nin öncülü olan Mouseion ile benzerlik
hemen göze çarpacaktır.
Bu bölümü doğu ve
güneyden sınırlayan hamamlar alışılageldiği üzere, çeşitli
derecelerde ısıtılmış bir dizi odadan oluşur. Benzer bir uygulama
Roma hamamlarının ardılı sayabileceğimiz Türk hamamlarında da
karşımıza çıkmaktadır. Planda 3 no.lu mekan soğuk su ile dolu
basit bir havuzu içerir. Havuzun bir kenarında, bir dirseğine
dayanarak uzanmış bir nehir tanrısı, büyük bir olasılıkla
Maiandros heykeli, öbür kenarında da mermer bir aslan heykeli
vardır. Su, tanrı heykelinin kaidesinden ve aslan figürünün
ağzından havuza akıtılmıştır. İyi korunmuş frigidariumda,
heykeller de orijinal konumlarında kalabilmiştir. Mekanın
güneyinde daha küçük bir frigidarium bulunmaktadır. Diğerleri
içinde en ılık olan bölüm, tepidariumdur. Doğu kenardaki sıcak su
havuzu, mekanı bir ölçüde ısıtır. 5 ve 5a no.lu mekanlar ise
sıcaklığı, yani caldariumu oluşturur. Caldarium, hypokaust sistemi
ile ısıtmıştır: Mekanın tabanı yaklaşık 75 cm. yüksekliğinde
ayaklar üzerine oturtulmuş ve böylelikle aşağıda oluşan boşluğa,
yan taraftaki külhandan çıkan sıcak havanın dolması sağlanmıştır.
Caldarium duvarlarındaki nişler arasında bulunan künkler de sıcak
hava dolaşımı ile mekanın ısıtılmasına yarar. En sıcak bölüm,
hamama gelenlerin ter atıkları sudatoriumdur. Burada sıcak hava
dolaşımını sağlayan künkler tüm duvarlar boyunca kesintisiz bir
biçimde devam ettirilmiştir. Sudatoriumun kuzey yanı daha sonra
bir havuza dönüştürülmüş, burada yıkananların 4 no.lu soğukluğa
geçip, bir soğuk banyo aldıktan sonra hamamdan çıkmalarına olanak
verilmiştir. Bitişikteki 7 no.lu mekan olasılıkla 6 no.lu mekanın
bir benzeridir, ancak burası henüz kazılmamıştır. |
|
|
 |
|
|
 |
|
|
 |
|
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
Gezi Ekibi ve Fotoğraflar : Mehmet
Gölebatmaz - Eyyüp Gölebatmaz - Bilal Süren
2005 yılı itibari ile her yıl birkaç kez ziyaret edilmiştir
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|