|
|
|
| |
 |
|
MYUS ANTİK
KENTİ (Fotoğrafların
tamamı didimli.com ekibi
tarafından görüntülenmiştir ) |
 |
|
İon
Birliği üyesi on iki kentin en yoksul ve önemsizi belki de Myus
idi.
Bu konuda ona bir tek
Lebedos rakip olabilirdi. Menderes’in kenarındaki ören yeri bugün
de ıssız ve terk edilmiş bir görünüm sergiler; yoğun karayolları
trafiğinin bir hayli uzağında kalmakta ve pek az ziyaretçinin
ilgisini çekebilmektedir.
Günümüze erişen kalıntılar , onlara ulaşmak için
sıkıntı çekmeye değmeyeceğini düşündürebilir gerçekten de. Ama
yolların dışında, dünyanın bir ucundaki yerlerden hoşlananlar,
sonucu ödüllendirici bulacaklardır.
Myus, Avşar Köyü’ nün kuzeybatısındadır; köyden
yarım saatlik bir yürüyüş ile ören yerine varılabilir. Sarıkemer’
de ayrılan yol da çok kötü sayılmaz. Başka bir seçenek ise Özbaşı
Köyü’nden gelerek nehri geçmektedir.
Miletos kazılarını sürdüren Alman ekibi Myus’ta da
çalışmıştır. 1964 yılında küçük çapta devam ettirilen çalışmaların
, bilinenlere önemli bir değişiklik getirmediği gözlemlenmektedir.
|
|
Söylenceye göre
Myus, Kodros’un bir başka oğlu tarafından kurulmuştu. Fakat
konumu iyi seçilmemişti. Kent olasılıkla ilk günlerinden
başlayarak sıtmanın pençesine düştü. Filizlenen İon uygarlığında
Myus’un bir rol oynayamaması ve bildiğimiz kadarıyla ünlü bir kişi
yetiştirememesi, belki de bu hastalığın yarattığı kasvetli ve
sinir bozucu ortamdan kaynaklanmıştı.
İ.Ö. 480 Salamis Savaşı’ nın Atinalı kahramanı
Themistokles’in sonraları gözden düşüp yurdundan sürüldüğünde Pers
kralının dostluğunu kazandığı ve yaşamını sürdürmesi için kralın
ona üç kent verdiği anlatılır: Ekmek için Magnesia, şarap için
Lampsakos ve opson için Myus. Opson Türkçedeki “katık” sözcüğünde
karşılığını bulur ve et olsun, balık, peynir yada zeytin olsun,
“ekmeğin yanında yenecek herhangi bir yiyecek” anlamına gelir.
Sözcük beslenme alışkanlıklarında ilginç bir farklılığı
yansıtmaktadır. Bugün batı dünyasında et yada balığın yanında
ekmek yenirken, eski Yunanlılar, bugün Türklerin yaptıkları gibi
ekmeğin yanında et yada balık yiyorlardı. Ekmek yaşamın temel
direği idi. Bir Türk köylüsünün yemekte yarım somundan az ekmek
tükettiği ender görülür. Myus’un Themistokles’e sağladığı opson,
hiç kuşkusuz öncelikle balıktan oluşmuştu. Tarihçi Diyodoros’un
anlattığı gibi, Myus çevresinde balık çok boldu. Bugün de birkaç
kilometre uzaktaki dalyan aynı duruma tanıklık etmektedir.
Belki garip, ama yukarıda anlatılan öykü Myus’un
tarihinde, bir kral tarafından armağan edildi tek olayı
yansıtmaktadır. İ.Ö. 201 yılında Makedonia Kralı V. Philippos,
ordularıyla Anadolu’dan geçer. Elindeki erzak tükendiğinde,
Magnesialılara başvurur. Onlar da krala bir miktar incir verirler,
çünkü tahılları yoktur. V. Philippos daha sonra Myus’u ele
geçirince, incirlere karşılık kenti Magnesialılara armağan eder.
İki kez başkalarına verilme onursuzluğunu yaşayan özgür kentlerin
sayısı fazla değildir kuşkusuz.
Myus’un tarihçesi genelde Maiandros Nehri’nin getirdiği
milin tarihçesidir. İ.Ö. 499 yılında buraya 200 savaş
gemisinden oluşan bir filo demir atabilmişti. Ama beş yıl sonra
Lade Savaşı’na Myus yalnızca üç gemiyle katıldı. Savaşa girmeyi
göze alanlar içinde bir tek, bir yarı-kent sayılan Phokaia bu
kadar az gemiye sahipti. Myus’un Delos Birliği’ne olağan katkısı
bir talent, İonia kentlerinin ödediği en düşük tutardı. İ.Ö. 390
yılında Myus en azından özgür bir kenttir hâlâ. Bazı topraklar
yüzünden Miletos ile anlaşmazlığa düşmesi , özgürlüğüne işaret
etmektedir. İ.Ö. 201’de ise bir miktar incire karşılık , elden
çıkarılabilecek kertede gözden düşmüştü. 2.yüzyıl başlarında
Miletos’un , Myus baş tanrısı Apollon Terbintheos için kutsal
sayılan bir arazi üzerinde hak iddia etmesi, Myus’un Miletos
yönetimi altına girdiğini gösterir. Bu arada sıtma ve Maiandros’un
mili durmaksızın etkilerini sürdürmekteydi. Strabon’un zamanında
nüfus o denli azalmıştı ki Myus, bir kente özgü işlevleri
gerçekleştirmemeye başlamıştı; politik bir birlik kimliği altında
Miletos ile kaynaştırıldı. Aynı tarihlerde deniz yoluyla Myus’a
ulaşma olanağı da kalmamıştı. Küçük tekneler ile 4.83 km. boyunca
nehirden ilerlemek gerekiyordu. Pausanias, oluşumu canlı bir
anlatımla betimlemiştir.
|
|
“Myus’un
yakınında küçük bir koy vardır” der Pausanias – sözünü ettiği koy
olasılıkla günümüzdeki Azap Gölü’dür. Sonra da şöyle devam eder
sözlerine:
“Maiandros bu koyun ağzını çamurla kapayarak onu bir lagüne
dönüştürdü. Deniz geri çekilip, lagün de bir tatlı su gölüne
dönüşünce, buradan o kadar çok sivrisinek türedi ki, Myuslular
kenti terk etmek zorunda kaldılar.içlerinde kült heykellerinin de
bulunduğu taşınır eşyalarını yanlarına alarak Miletos’un yolunu
tuttular. Myus’a uğradığımda, ak mermerden yapılmış Dionysos
Tapınağı dışında hiçbir şey göremedim.”
Tapınağın temelleri şimdi de görülebilmektedir, fakat ayakta
duran başka kalıntı yok gibidir. Ören yeri nehir kıyısındaki bir
tepecik üzerinde yükselen Bizans kalesinin yardımıyla
ayrımsanabilir. Tepenin yamacı, birbirinin ardında yükselen iki
kaya terası oluşturacak biçimde işlenmiştir. Yukarı teras küçük
bir mekan ya da niş içeren kayadan bir duvar ile sınırlanır. Nişin
içerisinde bir takım oyuklara rastlanmaktadır. Terasın üzerinde,
genişliği 17 m.yi bulan, Dor düzeninde görkemli bir tapınak yer
alır. Tapınak olasılıkla Sakız Ağacı Tanrısı Apollon Terbintheos’a
aittir. Yan duvarlardan birinin temelleri ile ona koşut uzanan ve
olasılıkla peristasis sütunlarını ayakta tutmaya yarayan, daire
biçimli bir dizi çukur kısmen günümüze gelmiştir. Büyük taşlardan
örülmüş, Kyklop tarzında bir duvar yukarı terası desteklemekte,
aşağı terası ise yandan sınırlamaktadır. Pausanias’ın değindiği
Dionysos Tapınağı aşağı terastadır. Tapınaktan günümüze kalanlar
temellerin bir bölümü ile bir istinat duvarı ve beyaz mermerden
bir tek sütun kasnağıdır. |
|
Ana yerleşme
doğudaki ikinci tepededir. Burada kayalara oyulmuş birtakım
evler, mezarlar ve sarnıçlar saptanmıştır.
Myus’ta sürdürülen kazılara ve çevrenin modern
yapılaşmadan yoksunluğuna rağmen, ören yerinde işlenmiş taşlara
ender rastlanması, bu tür malzemenin yeniden kullanılmak üzere
Miletos’a taşınması olasılığı ile açıklanmaktadır. Nedeni ne
olursa olsun, kesin bir gerçek İonia’da kazı görmüş hiçbir ören
yerinin bu denli az buluntu vermediğidir.
Diğer kentlerdeki gibi
Myus’un da kamusal yapılara sahip olması gerekir. Ama bunlar
sözünü ettiğimiz az sayıda parça dışında hiçbir iz bırakmamıştır.
Myus’un yerleştirildiği sırtın doruğundaki Avşar Kale adı verilen
küçük Bizans kalesi geç dönemden bir istisnadır. |
| |
|